2 Mart 2019 Cumartesi

5. Boyut Bilinci Nedir?

Bu, tüm varlıklara hissedilen yoğun şefkat duygusudur. Tüm diğer varlıkları, o kadar kendi bütünlüğünüzün içinde seversiniz ki, başkasının acısı veya başkasının sorunu diyebileceğiniz bir ayırım yapacak yer yoktur. Bütün varoluş sizin bedeninizdir/bedeninizdedir.

Mevlana'nın bir söylemi bunu çok güzel açıklar. Demiştir ki: Şems ile tanışmadan önce, acıkırdım yemek yer doyardım, üşürdüm hırkamı giyer ısınırdım. Ama artık acıkınca yesem de doyamıyorum, dünyada bir sürü aç varken; üşüyünce hırkamı giyip ısınamıyorum dünyada bir sürü çıplak varken...

İşte bu bilinçte aslolan, bu bütünlük hissinden kaynaklanan derin şefkat ve sonsuz sevgiyi, bilgelikle birleştirebilmektir.. Bir varlığın acısını kalbinizde hissettiğiniz için onunla oturup ağlamak veya dünyadaki tüm acıyı algılayıp kendinizi paralamak değil, bu sevgiden kaynaklanan şefkat ve anlayışla, bilgeliğinizi kullanarak sorunları çözmek, dünyayı tüm varlıkların daha mutlu yaşayacağı bir yer haline getirmektir.

Çocuğunuzun elinin kapıya sıkıştığını düşünün, sizin de canınız yanar, ama o onun kendi acısı veya kendi hatası, yaşaması gereken dersi demez, durup seyretmez ya da oturup onunla ağlamazsınız. Elini sıkıştığı yerden çıkarır ve tekrar olmaması için gerekli şeyi bilgece yaparsınız.

5. Boyut bilinci tam olarak bununla ilgilidir: içinizde diğer varlıkların acılarını hissedeceğiniz için, herkesi ve her şeyi kendiniz gibi görmek ve kendiniz için istediğiniz her şeyi diğerleri için de istemektir.

Sadece sizin mutlu olmanızın size gerçek anlamda doyum vermemesi, herkesin mutlu olmasını istemek ve bunun için bir şeyler yapmaktır.

Herkes bunu yaptığında işte o zaman 5. Boyut bilincinin cennetinin içinde yaşarız. Şu an bu bilinçte hisseden herkes, bunu en azından ailesinden başlayarak veya yakın çevresinde uygulamak durumundadır.

Dünyaya yeni bilincin gelmesi budur. Bir sabah yeni bir dünyada uyanmayacağız. Yeni bilinç, o bilince ulaşanlar aracılığıyla, işte böyle dalga dalga gelecek. Herkes yere çöp atıyor diye şikayet ederek veya ben de atarım neden uğraşayım diye gücenerek ya da herkes yere çöp atarken benim atmamam neyi değiştirir diye umutsuzluğa kapılarak değil, sorumluluğu alarak yaşama zamanlarındayız.

Siz o bilince sahip olduğunuz halde, öyle yaşamazsanız dünyaya yeni bilinç gelemez; çünkü öyle yaşamayan diğerleri, zaten o bilince sahip değil. Bunu kesin olarak anlamak lazım....

Başlangıç noktası sizsiniz; o halde kim karanlığı hissedip görebiliyor ve aydınlığın da olduğunu biliyorsa, kalkıp ışığı yaksın.. Çünkü yakmayan diğerleri, zaten ışığın varlığının henüz bilincinde değiller..

30 Nisan 2018 Pazartesi

Yeni Dünya Düzeni

"Dünya, böyle adaletsiz yaratıldı." 
"Dünya böyle, çünkü burası sınav yeri."
"Tanrı dünyayı böyle yarattı, çünkü cennetlik mi veya cehennemlik mi olduğumuzu sınıyor."

HAYIR.. Dünya sadece olduğu gibi, ama içinde nasıl yaşadığımız, insanlar olarak bizim seçimimiz. Kendi özgür irademizle koyduğumuz veya uyduğumuz kurallar sonucu, biz oluşturduk şikayet ettiğimiz bu sistemi...
Bize sunulan dünyada nasıl bir düzende yaşayacağımız tamamen bizim sorumluluğumuzdaydı. Negatif yönlendirmeler, çeşitli ve çetrefilli manipülasyonlar olabilirdi. Ama özgür irade, zeka ve size şah damarınızdan daha yakınım diyen ilahi bir bağlantının güvenliğinde buraya geldik hepimiz. Ve sonra bunlardan yüz çevirip, sürüye uymayı seçtik... 

Burası sınav yeriyse bile, sınav sadece şuydu: gidin ve istediğiniz gibi yaşayın; size hem cennet hem de cehennem yaratma gücü verildi, karar sizin...

Çoğunluk cehennemi yaratmayı seçti. Güç savaşları, entrikalar, üstünlük yarışı, kaos ve sevgisizlik.. Yeni gelenler de buna katıldı ve hatta değiştirmek isteyenler bile egolarına yenilip, kendi küçük ve anlamsız çıkarları uğruna cehennemi yaratan ve devam ettirenlerden oldular. Cenneti yaratmak isteyenler hep azınlıkta kaldı. Ama en anlamsız ve yazık olanı, cehennemi başlatanlar ve cenneti yaratmak isteyen oyun kurucu azınlığın dışında kalan, işlevsiz ve sadece sürüye uyan milyarlarca çoğunluktu.. Yazık olan dedim çünkü, gücünün farkında olsa oyun değiştirici etki yaratacak olanlar tam da o çoğunluktu.

İşte şu an içinde bulunduğumuz zamanlar, o oyun değiştirici güce sahip çoğunluğun uyandığı, silkindiği, gücünün farkına vardığı ve en önemlisi de tarafını seçmek üzere seçimini yaptığı zamanlar..

Sevgiyi, birliği, şefkati, uyum içinde, huzurlu ve eşit yaşamayı mı, yoksa güç savaşlarını, manipülasyonu, üstünlük yarışını, bencilliği ve hırsı mı; cenneti mi cehennemi mi seçiyorsunuz?

''Benim neyi seçtiğim ne fark eder, dünyayı değiştiremem ki'', demeyin. Siz şimdiye kadar kararlı bir seçim yapmayıp, kurulu düzene uyumlandığınız için mevcut düzenin devamını sağladınız. Sizin tepkileriniz veya uyumunuz o kadar önemliydi ki, sizin varlığınız ve her gün statükoyu onaylayan yaşamınız sayesinde bugün dünya böyle. 

Seçimin başladığı yer, içinde yaşadığımız düzeni, insanlar olarak bizim oluşturduğumuzu, kuralları bizim koyduğumuzu ve ona uyarak sistemi bizim devam ettirdiğimizi anlamak. Bu ilahi ve değişmez bir sistem değil; insanlar tarafından oluşturulmuş ve yine insanlar tarafından seçimleri doğrultusunda değiştirilebilecek bir düzen.

Bunu tam olarak anlamak ve idrak etmek, seçimin başladığı yer çünkü, mutlu olmadığınız bir düzeni kabullenmek ve devamına katkı sağlamak, sizin kararınız. Ve o kararı değiştirebilirsiniz.

Seçiminizi yapıp, uyumlu, huzurlu, sevgi dolu, sadece sizi değil tüm insanları mutlu eden başka bir düzende yaşamayı seçtiyseniz,  yani cenneti yaratmak isteyen azınlığın tarafını seçtiyseniz, bireysel yaşamınızda bunu uygulamaya hemen başlayabilirsiniz. Seçiminizin bu olduğunu söyleyip, ama şu an süren düzenden şikayetçi olduğunuzu etrafta anlatarak değil, istediğiniz dünyanın yaşamınızda küçük bir modelini yaratarak başlayın,en azından elinizden geldiğince..

Yaşamınızı, yeme içme şeklinizi, alışveriş alışkanlıklarınızı, insanlara davranışlarınızı ve tüm ilişkilerinizi, işinizi ve çalışma tarzınızı, parayla ilişkinizi gözden geçirin. Ve yaşamak istediğiniz dünyaya uyumlu olup olmadığını, elinizden geldiğince ama dürüstçe, yeniden gözden geçirin ve değiştirme cesareti ve iradesi gösterebildiklerinizi değiştirin.

Bu aşamada hep şöyle düşünün: Şu an dünyada seçtiğim düzende yaşıyor olsaydık, sevgi ve şefkat dolu, uyumlu, huzurlu, eşit, yargısız ve herkesin mutlu olduğu vs., ben olduğum bu insan olarak, o düzene uyum sağlar mıydım? Cennet gibi bir dünyada, herkes hoşgörülü ve anlayışlı iken, ben çatışma yaratır mıydım? Çıkarsız ve sevgi dolu insanlar arasında, ben çıkarcı ve manipülatif davranır mıydım? Sömürü ve/veya kapitalizmin olmadığı bir düzende, ben insanları sömürmeye ve kendi bencilce beklentilerim nedeniyle, insanları benim için bir şeyler yapmaya zorlar veya mecbur bırakır mıydım?

Herkesin eşit olduğu bu dünyada ben, diğerlerinden üstün olmaya, farklı olmaya, en iyi olmaya çalışır mıydım? Mutluluğu, huzuru, sağlığı, bolluğu ve refahı, sadece kendim için isteyip veya elde edip, diğer insanları umursamamazlık eder veya sadece onlar için üzülerek yaşamıma aynı şekilde devam eder miydim? Dış görünüşün tamamen önemsiz olduğu, geçici bedenler içinde yaşadığımızı ve aslolanın içimiz olduğunu idrak etmiş insanlar arasında da olsam, yine de daha ve daha iyi görünmeye çalışıp, ne kadar güzel veya yakışıklı olduğumu ispatlamaya çalışır mıydım?
Doğayla ve hayvanlarla uyumlu, hiçbirisine zarar verilmeden yaşanan bir dünyada, aynı özeni ve şefkati ben de gösterebilir miydim?

Bunlar gibi onlarca soru sorabilirsiniz kendinize. Dürüst olun ve içtenlikle cevaplayın. Sonra da onurlu bir şekilde, kendinizi değiştirin.

Yaşamak istediğiniz dünyada yaşayabilecek, o dünyaya ait bir insan olun. Seçim yapmak budur. Ve çoğunluk bu seçimi yaptığında, dünya yaşamak istediğimiz o yer olur.

Değişimleriniz küçük veya çok büyük olabilir. Herkesin etki alanı, kendi yaşam çemberi kadardır. Kiminin değişimi sadece evini, ailesini etkiler, kiminin değişimi onlarca, belki yüzlerce insanı.. Önemli olan seçimini yapmış bir insanın, bu içten ve onurlu değişiminin kararlı bir iradeyle uygulanmasıdır. Kimi sadece, evini temizletmek gibi kendi yapmak istemediği işleri yaptırmak için, paraya ihtiyacı olup buna mecbur bırakılan bir insan "tutmanın" köle satın almakla aynı olduğunu fark eder, kimi bir canlının yüzülmüş derisini ayağında veya cebinde taşımanın korkunçluğunu anlar, kimi insanların zamanını ve emeğini adaletsizce sömürüp kendine çıkar sağlayan bir düzeni sürdürdüğünü hatırlar..... Ve bunu yapabildiği ölçüde değiştirir veya ortadan kaldırır ya da nasıl daha uygun ve sevgiye dayanan bir şekle dönüştürebileceği hakkında çözümler arar, çözüm bulur ve uygular..

Seçim yapmak ve sonra, kararlılık ve büyük bir iradeyle o seçimi uygulamak, değişimi başlatan güçtür. Değişim ve dönüşüm, gücünü o iradeden alır.

Hepimizin iradeli ve kararlı olabilmek ve kalabilmek için ihtiyacımız olan gücü de, sevgi sağlar. Sevgiyle sürekli bağlantıda olmak, Tanrı'nın elini hiç bırakmamaktır. Eğer yaptığınız şeyde sevgi yoksa, o eli bıraktığınızı hatırlayın. Dünyada Tanrı'nın elini tutup, bir an bile bırakmadan onunla birlikte yürüdüğünüz sürece, asla kaybolmamanız ve tüm kapıların size açılması garantidir.

24 Nisan 2018 Salı

Sınanmamış İnanç Gerçek Bir İnanç Değildir

Umut etmek inanmamaktır. İnanmazsın ama umut edersin, gerçek olma ihtimaline karşılık, olmama ihtimali de vardır. Ama inanmak bilmektir. Gerçek olduğunu bildiğin için inanırsın; öyledir, başka ihtimal yoktur. Bu yüzden, sınanmamış inanç gerçek bir inanç değildir. Çünkü gerçekten inanıyorsan, zaten öyle olduğunu da biliyorsundur/bilmen gerekir..

Gerçek bir inançta ikinci bir ihtimal, başka bir olasılık yoktur. Senin adının ne olduğunu bilmen gibi.. Sana başka bir isimle seslenildiğinde, dönüp bakmazsın bile veya durum onu gerektirdiği için baksan da, adından şüpheye düşmezsin, bilirsin. Gerçek inanç bilmektir ve bu yüzden de sınanmadan gerçek olamaz inancın..

Kabul ve inanç farklı şeylerdir. Gerçekten inanmak için o inancın sınanmış olması, yani deneyim yoluyla uygulanmış ve böylece idrak edilerek içselleştirilmiş olması gerekir. Ancak o zaman gerçek bir inançtan söz edebiliriz. Bunun dışındakiler umut etmek, ummak veya kabul ya da toplumsal bilincin empoze ettiği ve çoğunluğa uyum sağlamak için kendimizle bütünleştirdiğimiz otomatik alışkanlıklardır.

İman inancın sınanmamış halidir, deneyimle uygulandığında gerçek bir inanç olur. Küçükken okuduğum bir hikaye vardı: 

''Bir adamın evine hırsız girer, sesi duyan adam odaya girdiğinde hırsızla yüz yüze gelir. Hırsız elinde bıçakla saldırmaya hazır karşısında durmaktadır. Adamın hiç tepki vermediğini görünce şaşırır ve neden korkmadığını sorar. Adam da der ki, ben Allah'a inanıyorum. Eğer şu an benim ölme zamanımsa, sen bunun için evime gönderildin ve ne yaparsam yapayım öleceğim. Eğer ölme zamanım değilse de, beni zaten öldüremezsin. Öyleyse neden korkayım ki..'' 

Hatırladığım kadarıyla böyle bir hikayeydi. İşte inancın sınanması ve ancak sınanmış inancın gerçek bir inanç olması tam olarak budur. Deneyimin içindeyken ve olaylar inancımızı ortaya koymamızı gerektirdiğinde verdiğimiz tepki, inancımızın gerçek mi sahte mi olduğunu ortaya çıkarır. Sınanmanın derecesi de, inancımızın gücü oranında artar. Ne kadar çok inanmışsak, yani inandığımızı sanıyorsak, o kadar güçlü sınanırız, o kadar zorlar inancımızı deneyim. Ve ancak bu sınanmadan geçtikten sonra gerçek bir inanca sahip oluruz veya inancımızı kaybederiz. İşte bu yüzden, tekrar ve tekrar söylüyorum ki, sınanmamış bir inanç, gerçek bir inanç değildir. 

23 Nisan 2018 Pazartesi

Sevginin Kapısını Sadece Sevgi Çalabilir

Dünyada olanlara bakınca yargılayacak, kızacak, belki nefret edecek çok şey bulabiliriz.. Ama insanlar olarak hepimiz özünde aynı duyguları, aynı arzuları, aynı korkuları taşıyoruz. Temel güdülerimiz aynı.. İçimizdeki duygu karışımının malzemesi aynı, farklı ölçülerde olsa da.. Görünenin ardında hepimizin en büyük ve en derin isteği sevilmek. Ne yapıyorsak, nasıl davranıyorsak, hangi role büründüysek altında tek bir neden var: sevilmek..

İnsanlık olarak yaşamımız kolay değil, çünkü kurulu düzen hiçbirimizin hayatını kolaylaştıracak şekilde, yani en temel ihtiyacımız olan sevgi ve şefkati doğal olarak alacağımız ve birbirimize vereceğimiz doğal bir döngüde değil. Hangi örtüye bürünerek ortaya çıkarsa çıksın, aslında hepimizin tek sorunu bu..

Ve bu tek sorunu ortadan kaldırmak, her ama her şeyin çözümü olacak. Sevmemiz lazım, bir yerden başlayarak.. Ve daha da çok sevmemiz lazım; içimizdeki şefkate tutunarak.. Yargılayacak, kızacak, nefret edecek şeyler bulmak için değil, sevmek için bakmamız lazım. En kötünün bile içinde sevecek bir şeyler bulmak için, şefkat duyabilecek kadar anlamaya çalışarak bakmak lazım. Vazgeçmeden, yorulmadan, sevmeye kararlı olarak.

Çünkü insanların içindeki sevgi dolu o yerin kapısı, sadece sevildiklerinde açılabiliyor. Ve çoğu insan, hiç gerçekten koşulsuz olarak sevilmediği için, nasıl seveceğini bile bilmiyor. Kendini bile sevemiyor ve içindeki kapı kilitli kalıyor. O kapıyı sadece sevgi çalabilir ve içeriden sadece sevgi yanıtlayabilir. Tüm insanlığa, dünyaya ve tanrıya duyduğunuz sevgi adına, karşınıza çıkan insanlarda o kapıyı çalın.. Gerçekten sevgiyle ve şefkatle çaldığınızda, o insanın içindeki sevgi de ayağa kalkıp açacaktır o kapıyı ve belki içindeki sevgiyle ilk defa tanışacaktır.. Yeter ki açılsın o kapı, sevgi tüm coşkusuyla akmak için hazır hepimizin içinde ve bir anda tüm varlığımızı dolduracak kadar güçlü. Sadece ona kendimizi açmamızı bekliyor.

Bu dünyada insan olarak yaşama deneyiminden geçen hepimizi o kadar çok seviyorum ki.. Sadece, daha da çok sevebilmeyi ve insan deneyiminin korkularına kapılıp kalbimi bir an bile kapatmadan, bu sevginin sürekli olmasını diliyorum...

1 Ekim 2017 Pazar

Sevgi Yayını

Hiç aralıksız, asla durmayan, sürekli akan bir sevgi yayını var arka planda. Biz gündelik hayatımızı yaşarken, arka planda çalan bir müzik yayını gibi. Radyoyu açıp, başka şeylerle uğraşırken, onu dinlemek için özellikle dikkat kesilmediğimiz sürece nasıl her saniye radyodan gelen müziği duymuyorsak veya duysak da fark etmiyorsak, etkilenmiyorsak, bu sevgi yayınını da ona odaklanmadan hissedemiyoruz. Ama içindeyiz.

Sessizleşip, yavaşlayıp, sanki size fısıltıyla bir şey söyleniyormuş da duymaya çalışıyormuşsunuz gibi, sadece bulunduğunuz andaki seslere ve çevreye odaklandığınızda, içinde bulunduğunuz bedenin ve etrafınızdaki her şeyin tam olarak farkında olduğunuzda, kafanızın içinde konuşan onlarca ses, birden bire susacak ve gürültülü bir ortamda bile bulunsanız, tüm seslerin altındaki sessizliği duyacaksınız. İşte orada birazcık kalabilirseniz, bu sevgi yayını hissedilir olacak. 

Aynı anda hem içinizden yükselip dışarı taşan, hem de dışınızdan içinize dolan bu sevgi akışını, tanımsız hislerle deneyimleyeceksiniz.  Sonsuz bir huzur duygusu, ruhunuz genişlemiş gibi bir algıyla gelen tarifsiz bir rahatlama, beyniniz gıdıklanıyormuş gibi hissettiren daha önce hiç yaşamadığınız bir zevk ve keyif, sanki kendinizi boşluğa bırakırkenki o anda takılı kalmışsınız da, sürekli tam o an tekrarlanıyormuş gibi bir özgürlük duygusu, ağlamakla gülmek arasında çok yoğun bir şefkat hissi, sevildiğinizin, çok hem de çok sevildiğinizin, hatta bunu hissedemediğiniz geçmişteki tüm yaşam sürecinizi de kapsayan,  tüm hücrelerinizde hissettiğiniz derin bir biliş, zaten hep sevginin kollarındaymışsınız algısı ve gözlerinizi yaşartan, tüm var oluşa, herkese her şeye duyduğunuz içinize sığmayan bir sevgiyle gelen birlik hissi, her şeyi içinizde hissetmek ve sizin de her şeyin içinde olmanız…

İşte her yerde ve her şey olan Tanrı, bu sevgi yayınını yapan. Bir müzik aleti sanki, kendini çalıyor ve tüm varoluş da onun müziği…

12 Eylül 2017 Salı

Bir Gece Çok Geç Saatlerde

Bir gece çok geç saatlerde, erkek kardeşimi geleneksel gece atıştırmalarımız :) için mutfağa çağırmış ve sonrasında her zamanki gibi, sessiz olmamız gerektiği için daha da çok güldüğümüz, daha yüksek kahkahalar eşliğinde sohbet ederken, ilerleyen saatle birlikte daha derin konulara girdik.

Bir ara bana dedi ki, ‘’bazen kendimi sanki yıllar önce düşündüğüm veya hayal ettiğim bir anın içinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum.’’ Onunla ne zaman spiritüel konuları konuşsak, (ki her zaman konuşmayız) okuduğum hiçbir kitabı okumadığını, hiçbir yerden bilgi almadığını, hatta öyle çok da ilgili gözükmediğini bildiğim için, söyledikleri, bildikleri ve verdiği örneklerle, içindeki bilgelik beni hep şaşırtmış ve etkilemiştir. Bu yüzden keyifli bir merakla, ‘’nasıl yani?’’ dedim.

‘’Mesela ben şu an geçen yazdayım ve oturmuş önümüzdeki yazı, bir yıl sonra nerde n’apıyor olacağımı düşünüyorum. Ve şimdi yaşadığım bu an da, o düşüncenin veya hayalin bir parçası. Sanki gerçekte ben geçen yazdayım ve belli bir anda, kendimi yine geçen yazda, hayali kurmaya başladığım o anda bulacağım ve bir bakacağım ki, o zamandan beri yaşadığımı sandığım her şey, sadece bir düşünceymiş, hayalmiş.’’

Sessizce :) ona baktığımı görünce, biraz daha açıklamak için devam etti:
‘’Bugün gündüz arabayla yoldaydım ve diyelim ki eve gelirken bu akşamı düşünüyorum. Ve belki de şu an hala yoldayım, gündüzün o saatindeyim, araba kullanıyorum ve şu anı hayal ediyorum.’’

Aslında demek istediği, sanki bazen yapay bir gerçekliğin içinde yaşıyor gibi hissetmesiydi. Gerçek olan zamansızlık halini, belli belirsiz algılaması ve bu nedenle yaşadığı anın ona bir hayal veya rüya gibi gelmesiydi.

‘’Yani zaman aslında gerçek değil gibi sanki değil mi?'' dedim. ''Biz hiç bitmeyen tek bir anda durmuş, bir şeyler düşünüyor, bir şeyler hayal ediyoruz. Ve o düşünceler zamanı oluşturuyor, zaman ilerlemiş gibi hissettiriyor. Ama her şey, hepsi  aynı anda yaşanıyor belki de. Senin gündüz araba kullanan halin de, şimdi karşımdaki halin de ve gelecekteki herhangi bir zamandaki halin de şu anda mevcut, hepsi aynı anın, bu anın içinde.’’

 ‘’Evet ve böyle düşününce, her şey sadece bir hayal gibi. Daha doğrusu rüya gibi. Birazdan uyanıp, rüyamda seninle konuşuyorduk diyebilirim veya bir ay, bir yıl öncesinde uyanıp diyebilirim ki, bir rüya gördüm, aradan bir yıl geçmiş, şunlar şunlar olmuş.. Şimdi gerçekten yaşamışım, yaşıyormuşum gibi gelen her şeyin, bir rüya olduğunu fark edebilirim uyandığımda.’’

‘’Belki de gerçekten de öyle’’ dedim. ‘’Ve belki bir değil, birkaç uykunun içindeyiz ve rüya içinde rüyalar görüyoruz.’’

‘’İlk uyuduğumuz anı bulmak lazım o zaman’’ dedi.

‘’Ya da içimizdeki uyanık olanın bilincinde olmak’’ dedim.

Böyle konuşurken, ‘’Bak elini saçına götürdün, bunu bilerek, tamamen farkında olarak mı yaptın?’’ dedi.  Hayır derken, bilinçsizce başka şeyler de yaptığımı fark ettim, otomatik, bilinçsiz, minik hareketler.

Sonra bir oyun gibi, tamamen hareketsiz durup, şimdi elimi masaya koyuyorum diyerek yavaşça masaya uzanmak, şimdi sağa bakacağım deyip yavaşça sağa bakmak, şimdi yüzüme dokunacağım veya bacak bacak üstüne atacağım deyip yavaşça onu yapmak gibi, her ne yapıyorsak, onu tamamen bilinçle, farkında olarak yaptık  böyle bir süre..

Ve sonra birden,  açık balkon kapısından gelen gecenin sesini duydum, daha doğrusu sessizliğini.. Ağustos böceklerinden başka ses yoktu. Birden zaman durdu sanki. O an öyle genişledi ki, sonsuz bir sessizlikle birlikte tarifsiz bir huzur kapladı içimi. Ve sevinç. Birbirimize baktık, ''çok tuhaf değil mi?'' dedi, ''ve çok güzel'' dedim. 

O da aynı algıdaydı. Susuyorduk sadece.. Sanki giderek kana karışıp etkisini daha çok gösteren bir şey içmişim gibi, giderek daha da genişledi o an, gülerek bu inanılmaz dedim, muhteşem bir his. Kesinlikle bir tür sarhoşluk, keyif verici bir sarhoşluk gibi ama, dışarıdan alınan hiçbir madde olmadan. Zaman, mekan algısı kaybolmuş, sen de yoksun ama hiç olmadığın kadar varsın, gerçeklik algısı da gülümseyerek kayıp gitmiş ama başka bir tür gerçekliğin içinde, seni içinde tutmak için zorlamayan ve sınırları olmayan, yumuşacık dalgalanan bir gerçekliğin içindesin. Ve o halin tarifsiz hazzına, hiçbir şey yapmadan sadece bırakabilirsin kendini, bırakmana bile gerek olmadan…

O gece, oturup günlerce hatta yıllarca meditasyon yaptıklarını duyduğum insanları anladım. Anı yaşamanın, tam olarak anın içinde bulunmanın açtığı pencerelerin birinden daha bakabildim ya da sonsuzluğumun bir parçası daha baktı bana.. Kilitli olan bir bölüm daha açıldı sanki oyunda...

10 Eylül 2017 Pazar

Gerçekliği Belirleyen Şey, Sadece Kendi Algınızın Sınırlarıdır

Ayık olan biri için, sarhoş bir insanın algıladığı dünya nasıl yoksa, kuralların kalıpların dışına çıkmayan insan için de ruhsal hayat veya dünyada gözüyle gördüklerinden başka bir gerçeklik yoktur. 

Kalıpların dışına çıkın; rutin döngülerin, düzenin, kalıplaşmış her şeyin olabildiğince dışına çıkın. Yemek ve uyku düzeni bile dahil buna. 

Yeni bir kapı ancak o zaman açılır. Siz içinde bulunduğunuz gerçekliğin kurallarına uymadığınızda, o gerçekliğe uyumlanmadığınızda, uyumlu davranmadığınızda ancak o zaman başka bir gerçeklik ortaya çıkar. 

Kimseniz o olun, cesurca.. Her ama her şeyi sorgulayın ve kalbinize doğru gelen şeyi yapın. Ezbere davranmayı, kalıpları bırakın. Kırın geçin tüm çerçeveleri.. 

Unutmayın, gerçekliği belirleyen şey, sadece kendi algınızın sınırlarıdır.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Biraz Kumaşının Adamı Ol :)

Biraz kumaşının adamı ol :) Sen Tanrı'nın kumaşından yapıldın.
'Aciz bir kul' zihniyetinden çık, bir şeylere tapınma ihtiyacını bırak.
Kendini, seninle tanrısal bilginin ve bilgeliğin paylaşılabileceği bir düzeye getirmenin peşinde ol.
Zihnini bilgiye, kalbini sevgiye aç..

Tekliğin İçine Sen de Dahilsin

Bu tekliğin içine sen de dahilsin. Teklik varsa, her yerde olanın, her şey olanın dışına çıkılabilir mi? Bir şey, eğer her şeyse, onun dışında başka bir şeyin varolabilmesi nasıl mümkün olabilir?
Yine de kendi dışımıza koyup O diyerek ve ona tapınıp ibadet ederek bundan kazanç sağlama umuduyla, iyi kullar olmayı amaçlayıp, gerisine karışmadan, sorgulamadan, kurcalamadan yaşamayı gerçek inanç sanabiliyoruz.
Hem Allah birdir, o yönümüzü çevirdiğimiz her yerdedir, onun olmadığı bir yer yoktur, bize bile şah damarımızdan daha yakındır, her şeyi var eden, yaratan odur ve o her şeyin kaynağıdır diyoruz, hatta her namazda günde beş vakit bunu diyoruz. Hem de sonra da, ona teslim olmalıyız, her şeyin en iyisini o bilir, Allah'a havale ediyorum veya ona karşı günah işledim bunun cezasını çekiyorum, en iyi ben tapındım bunun sevabını yaşıyorum diyoruz.
Sen önce bi kendine dürüst ol. Kendine teslim ol. Kendini bi affet, çünkü kendine, kendi özüne zulmettin. Allah senin içinde, sen onun içindesin. Eğer Allah'a inanıyorsan, kutsal dediğin kitabın içindekileri okuduysan ve hatta üzerine de biraz düşündüysen, zaten onun tek olduğuna, her yerde ve her şey olduğuna inanıyorsundur.
O zaman neden inandığın gibi yaşamıyorsun? Neden kendini ondan ayırıp, o ayırdığını yüce görüp kendini acziyet içinde zavallı bir kula indirgiyorsun? Biraz kumaşının adamı ol  Senin kumaşın Allah. Her şey gibi sen de ondan yapıldın ve onun içindesin. O da senin içinde. O sensin.

7 Mart 2017 Salı

Dünyaya Yeni Bir Gözle Bakmak


Otomatik ve ezbere davranmaktan.. 

Öğrenilmiş ve toplum tarafından kabul edilmiş çerçevelerden.. 

Uygun bulunan, onay sağlayan.. 

ama sorgulamadığımız her şeyden, 

bir anlığına bile olsa çıkıp düşünmek, sorgulamak 

ve değişebileceğini,

hatta değişmesi gerektiğini aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz şeyleri 

değiştirmek, ileri taşımak, yeni bir anlayış getirmek 

ve dünyaya yeni bir gözle bakmak için buraya geldik aslında, 

hepimiz bir çift yeni göze sahip olarak.. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

Hatırlamak


Güneş nasıl doğar bilirsin,

Yağmur nasıl kokar..

İşte ben seni böyle sevdim;

Bildiğim her şeyi unutarak..

Önce yağmurun kokusu değişti,

Sonra güneşin doğuşu..

Ve bir devinim başladı ruhumda.

İşte ben seni böyle sevdim;

Unuttuğum her şeyi hatırlayarak..

1 Kasım 2016 Salı

Yeniden Düşün

Hayatta yapmayı en sevdiğim şeylerden birisi, en çok inandığım, öyle olduğuna karar verdiğim veya bir sebeple emin olduğum şeyler hakkında, durup derin derin düşünmek. Ama olduğu gibi değil, tam tersini düşünmek; ya öyle değilse, ya yanlış inanmışsam veya yanlış biliyorsam, yanlış anlamışsam, hatta tamamen yanılıyorsam ve hatta bütün insanlar da yanılıyorsa gibi.. 

Bu, hayatım boyunca öyle olduğunu adım gibi bildiğim bir konu hakkında da olabilir, gündelik basit bir konu hakkında da olabilir. Geceyle gündüz gibi, gözün görebildiği gerçeklerle veya insan ilişkileri gibi hislere dayanan şeylerle ilgili de olabilir. Baktığın pencereyi ters çevirmek ve konuyu, tamamen zıttı doğruymuş gibi düşünmek. Çünkü insan çoğu zaman neye inandığını bilemiyor ve bazen de neye neden inandığını da. Bu yüzden ezbere ve otomatik yaşıyoruz genelde. 

Pencereyi  ters çevirerek baktığında, eğer hala aynı düşüncedeysen, hem neye inandığını tam olarak biliyorsun, hem de buna neden inandığını buluyorsun. Bazen öyle saçma sonuçlar çıkıyor ki, bir yalana inandığını anlıyorsun, başka birinin söylediklerini kendi gerçeğin olarak kabul ettiğini fark edebiliyorsun veya sırf üzerinde düşünmediğin için doğru kabul edip geçtiğini, ama aslında senin doğrun olmadığını görüyorsun ya da bütün insanlar öyle söylediği için, senin de çoğunluğa uyduğunu fark edebiliyorsun. Zihnin genişliyor, daha önce aklından bile geçemeyecek olasılıklar, şimdi çok olası gözüküyor veya yeni fikirler ediniyorsun ya da başa dönüp ilk düşüncenden emin oluyorsun.

Kısacık bir an bile olsa, inançlarını, düşüncelerini veya kararlarını, bu şekilde yeniden gözden geçir. Ya hiçbir şey senin düşündüğün, anladığın, öyle olduğuna inandığın veya bildiğin gibi değilse? Ya yanlış açıdan bakmışsan ve yanılmışsan? Ya daha önce oluşturduğun zihinsel kalıpların, gerçekte olanı görmeni engellemişse? Ya her şeyi yeni bir gözle değil, eski inançların doğrultusunda görmek istediğin gibi görmüşsen? 

Ya sadece sen değil, tüm insanlar yanlış biliyorsa? Hep birlikte bir yalana inanmışsak? Bize doğru olduğu söylenen herhangi bir şeyi, sorgulamadan veya sorgulamaya yeterli bilgimiz olmadığı için, hepimiz doğru kabul etmişsek? Hatta sorgulanıp, asıl gerçek bu denilen şeyler bile gerçek değilse? 

Gidebildiğin kadar uçlara git. Her olasılığa aç zihnini. Korkma. Belki de gerçek zaten bildiğin gibidir ve aynı şekilde devam edersin. 

Ama aynı manzara bile, durduğun yere göre farklı gözükür. Hatta daha yukarıdan baktığında, daha fazlasını görürsün .

Yine de önce kalıplarını bırak. Çünkü ölçmek için elinde sadece dikdörtgen bir kalıp varsa, üçgeni de onun içine sığdırabilirsin. Ama bu onun dikdörtgen olduğu anlamına gelmez.

1 Ekim 2016 Cumartesi

Oyun Teorisi Ve Nash Dengesi

Kısaca, insan davranışlarının oyunlar yoluyla modellenerek çözümlenmesi ve stratejilerin matematiksel olarak açıklanmasını sağlayan, bir matematikçi tarafından başlatılıp, daha sonra geliştirilen ve birçok bilimsel alanda kullanılan bir teoridir.

Nash Dengesi ise, (Akıl Oyunları filmine de konu olan, dahi matematikçi John Nash tarafından) bu teorinin geliştirilmiş ve gerçek hayatta uygulanabilir oluşu ispatlanmış, bu sayade nobel ödülü kazanmış bir uygulama alanıdır.
Peki ben bunları neden yazdım? Çünkü geldiğimiz noktada hepimizin bu oyunu Nash Dengesi'nde oynamamızın, aynı zamanda spiritüel bir uygulama olduğunu ve ancak o zaman tüm toplum, ülke ve dünya, yani tüm insanlık olarak kazanacağımızı bilimsel olarak da ispatladığını görmekten mutlu olduğum için :
İşte kısaca Nash Dengesi:  
''Temel olarak, seçimlerin sonuçlardan elde edilecek getiriyi belirlediği düşüncesi üzerine kurulmuştur. Buna göre, her birey seçim yaparken ilişkide bulunduğu diğer birey ve değişkenlerin davranışlarını gözeterek en iyi sonucu alabileceği tercihi yapmaya çalışmalıdır. Yani seçim yaparken bireysel çıkarlardan ziyade, etkileşimde olduğu alanın çıkarını da gözeterek, en etkili sonucu alabileceği seçimi yapması gerekiyor. Bu durumda bireyin yalnız kendi çıkarı doğrultusunda değil, diğer kişilerin de çıkarlarına göre bir tavır sergilemesi bekleniyor. Yani bir oyunda tüm oyuncular kendileri için en etkili sonucu alacakları bir eylemde bulunuyorlarsa, bu eylemler diğer oyuncuların seçtiği eylemler gözetilerek yapılıyorsa ve bu seçimler diğer oyuncuların seçimleri için de zararlı olmuyorsa bu oyun Nash Dengesi gözetilerek oynanıyor demektir.''

21 Eylül 2016 Çarşamba

Oyundan Çıkmak

Bazı tiyatro oyunları yüzlerce kere sahnelenir; Hamlet mesela.. 
Tekrar tekrar değişik yönetmenlerle, değişik mekanlarla, değişik dekorlarla, değişik oyuncular ve hatta aynı oyuncuların yıllar içinde farklı rolleri de oynadığı, değişik yorumlamalarla tekrar ve tekrar sahnelenir durur. Oyun bellidir. Uzun, çok uzun zaman önce yazılmış ve bitmiş bir hikayedir. Aradan yüzyıllar geçmiştir ve binlerce kere oynanmıştır.. 

Gerçek dünya tarihinin de bundan hiçbir farkı yok. Ve aynı oyunu oynadığını fark edip, artık bunu sürdürmemeye karar verenlerin, oynadıkları rolle özdeşleşmeyi bırakıp, oyunun, sahnenin, oyuncuların ve hatta seyircilerin farkına varıp, sahnelediği karakterin altında yatan gerçek kimliğini sürekli hatırlamasından başka yapması gereken hiçbir şey yok.. 

Oyunda her ne oluyorsa, oyundaki karakterlere oluyor, her ne durumda olduğunuzu sanıyorsanız, o oyundaki karakterin durumu, başınıza her ne geliyorsa, o oyundaki karakterin başına geliyor. Hiçbiri gerçek değil. Evet bazen çok heyecan verici, çok eğlenceli, bazen üzücü, bazen mutlu, bazen mutsuz hissettiriyor, ama tüm bunlar sadece oyunda büründüğünüz karakterin hisleri. 

Gerçek siz, zıttı olmayan sevinç, sadece varolmaktan duyulan tarifsiz bir coşku ve tüm varlığınızı sarıp sarmalayan bir sevgiyle, hem kuşatılmış haldesiniz; hem de zaten kaynağı olarak kuşatan da sizsiniz. 

Hiç alkol kullanmamış birisinin, kendi sarhoşluğunun nasıl olduğunu, ancak içip sarhoş olduktan sonra deneyimleyebilmesi gibi, ayık olan halin gidip sarhoş olan halin gelmesi, ikisinin aynı anda olamayacağı gibi, zaten hep orada olan gerçek sizi deneyimleyebilmek için de, büründüğünüz rolün gitmesi gerekir ki gerçek siz ortaya çıkabilsin. 

Bunu sağlayan tek şey de, gözlemci konumunda olmak, tanık halinde kalmak.. Yapılması gereken tek şey bu..

23 Ağustos 2016 Salı

Bir İnsanın Gözlerine Gerçekten Baktığınızda..

Bir insanın gözlerine gerçekten baktığınızda, zihninizle değil kalbinizle baktığınızda, onun gerçek kimliğini görürsünüz; fiziksel formunun ve kişiliğinin ötesinde olanı.. 

O kimlik sizden ayrı olmayan, sizin bakan gözlerinizin ardındakiyle aynı şeydir. Sadece sevgi.. 

Bu tıpkı uzun zaman önce hepimizin konuştuğu, ama şimdi unutulmuş olan bir dilde yeniden konuşmak gibidir. Siz gerçek kimliğinizle baktığınızda, karşınızdaki kişiye de gerçekte kim olduğunu hatırlatırsınız. Siz sevgiyle baktığınızda, karşınızdaki kişinin de içinde olan sevgiyi açığa çıkması için davet edersiniz. 

Ve görünürde kim ve ne olursak olalım, hepimizin özü bu çağrıya cevap verir..

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Tanrı Her An Sevgi Olarak Üzerimize Yağıyor

Geçen gün bir müftüyle karşılaştım. Yaptığım bir espriden sonra müftü olduğunu söyleyince ve ilk defa bir müftüyle konuştuğum için, ona sormak istedim. Kuran'da, ''Hayat bir rüyadır, dünya bir oyun ve eğlence yeridir'' yazıyor, bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?, dedim. Arapça bu cümlelerin geçtiği ayetleri okumaya başlayınca, yanında duran eşi gülerek uyardı, Türkçesini söyle de anlasın diye :)

Ben de, ben sizin yorumunuzu soruyorum asıl dedim, siz ne düşünüyorsunuz? Gözlerimin içine bakarak, bu dünya hayatı gerçek değil, kendimizi kaptırıp gidiyoruz ama, aslında sevgi dolu olmalıyız, bağışlayıcı, affedici olmalıyız, gerisi yalan diye anlatmaya başlamışken, benim de gözlerim dolmaya başladı. O anlatmaya devam ederken, yaşlar boşalıyordu gözlerimden ve durduramıyordum :) 

Özür dilerim dedim, öyle yüzeysel değil, inanarak ve yaşayarak, kalpten konuştuğunuz için, söyledikleriniz gerçekten kalbime dokundu, o yüzden ağlıyorum. Hem şaşkın, hem gülümseyerek yüzüme baktı, benim gözyaşlarım da onun kalbine dokundu galiba, keşke hepimiz böyle kalbe sahip olsak derken, onun da gözleri doldu. 

Bazen kendimizi gerçek olmayan bu hayata öyle kaptırıyoruz ki dedim, kalbimizin üzerine bir duvar örüyoruz sanki, katılaştırıyoruz onu. Halbuki tanrı, her an yağmur gibi sevgi olarak yağıyor üzerimize, her an onun sevgisiyle yıkanıyoruz ama hissedemiyoruz. Şu an o duvarın yıkıldığı, kalbimizin yumuşadığı ve zaten her an yağan o sevgiyi hissettiğimiz bir an oldu dedim. Eşi ağlamaya başladı. Sarıldım ona ayrılırken. 

Ve sonra şunu düşündüm: sayfalarca bilginin, mantığa hitap eden onlarca bilimsel ispatın, akli olarak söylenen yüzlerce cümlenin ancak ulaşabildiği veya ulaşamadığı o yere, tüm bunları içinde hissederek kalbiyle konuşan birinin tek bir cümlesi bile ulaşabiliyor. Hatta sevgi dolu bir kalbe sahip birinin tek bir bakışı veya sadece oradaki mevcudiyeti.. 

Sonra sevgiyle yıkanmış haldeyken, direk deneyimle biliyorsun: gerçekten hepimiz biriz, kalplerimiz bağlı birbirine ve gerçekten de hepimiz, özünde sevgiden başka bir şey değiliz..

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Kaos Ortamı

Çok güçlü akan bir nehir gibi, olaylar bizi sürükleyip kolayca içine alabilecek, kapılıp gideceğimiz bir durumdayken, gerçeği hatırlamak ve o gerçekle durabilmek çok daha zor ama, çok daha güçlendirici. 

Tam da gerçeğin gücünü içselleştirip onunla yaşamayı başarabileceğimiz fırsatı sunan zamanlar.. 

Tüm kabuslardan korkunun zirve yaptığı, tüm rüyalardan duyguların en yoğun yaşandığı anlarda uyanmaz mıyız hep, hatırlayın..

Kendime Not

Olanlara bilincin farklı bir düzeyinden bakmayı, en nihayetinde tüm bunları, yani içinde bulunduğumuz illüzyonu, gördüğümüz rüyayı kendimizin yarattığını ve rüyadaki tüm malzemenin bizim bilinçaltımız olduğunu, içimizde ne varsa dışarıda da onu yarattığımızı ve değiştirmek için bunun sorumluluğunu alarak kendi düşünce süreçlerimize tam farkındalıkla odaklanmayı hatırlatıyorum, kendime...

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Gerçek Sevgi Neden Beklentisizdir?

SORU: ‘’Gerçek sevgi beklentisizdir’’ cümlesini duymak artık beni sinirlendiriyor :) Sevgi neden beklentisiz olmak zorunda ya da neden beklentisiz olduğunda gerçek oluyor? Neden gerçek sevgi beklentisizdir bana bunu açıklar mısınız?

CEVAP: Evet gerçek sevgi beklentisizdir, ama doğal hali budur. Doğal olarak beklemez, hatta bekleyemez. Çünkü içiniz hiçbir beklentiye yer kalmayacak kadar sevgiyle doludur. Ve bu halin içindeyken, değil sevdiğiniz insandan bir şey beklemek, sadece ona varlığı için şükran duyarsınız.
Yani siz herkese sevgi duyup, tüm insanları severken, kimseye bir şey vermiyorsunuz, iyi insan olup iyilik yapmıyorsunuz. Sevmek sizi iyileştirir sevdiğiniz şeyden önce. Kendiniz için seviyorsunuz yani.
Bir bebeği sevdiğinizde nasıl içiniz sevgiyle doluyorsa ya da köpeğinizi kedinizi okşarken nasıl huzur duyuyorsanız, sevdiğiniz insanın gözlerine bakmak kalbinizi nasıl genişletip tüm hücreleriniz sevgiyle titreşiyorsa, bu sizin kendinize armağanınız her şeyden önce ve onların size sunduğu bir armağan aslında.
O yüzden gerçek sevgi beklentisizdir, ama dediğim gibi doğal hali budur, doğal olarak beklemez. Çünkü zaten sevdiğiniz, içinizi sevgiyle dolduran her neyse, sizde bu duyguları uyandırarak, varlığı sayesinde içinizi sevgiyle doldurarak, karşılığı olamayacak düzeyde bir şey sunuyordur zaten size. Zaten sizi sevgiyle doldurarak verebileceği en büyük şeyi veriyordur. Daha ne bekleyebilirsiniz ki :) Sevdiğiniz için şükretmekten, varlığı sayesinde sevebildiğiniz için ona teşekkür etmekten başka?
O varlığıyla içinize sevgi dolmasını sağlamış, tüm benliğinizle sevgi dolu olmanızı sağlamış zaten daha ne yapsın? :) Sevebildiğiniz için şükredin sadece..
Zaten içiniz böyle bir sevgiyle dolduğunda, böyle bir sevgi hissettiğinizde, yani gerçekten sevdiğinizde, içinizde beklentiye ya da başka bir şeye dair bir duygu kalmayacak. Arada egonuz, kişiliğiniz öne çıkıp bu saf sevginin içinizdeki o muhteşem akışının önünü kesse de, geri çekilip izin verdiğinizde, kalbinize teslim olduğunuzda, sevgi yeniden tüm o olmayan duyguları da yıkayarak sizi arındırıp akmaya devam edecektir içinizde.
Beklentilere boğulup, hesaplar kitaplar yapıp içinizdeki sevgi akışının önünü keserek mutsuz olmaktansa, kendinizi bu sevginin kollarına bırakıp, içinizdeki bu akışı ortaya çıkaran varlığa sonsuz bir şükranla, sevgi dolu olmanın mutluluğunu, coşkusunu yaşayın ve bu coşkuyu, sevginizi paylaşın.

Onunla paylaşamıyorsanız, dünyayla paylaşın; gökyüzüyle, yeryüzüyle, karanlıkla, aydınlıkla..

Bir çocuğun gülüşünde, bir dilencinin gözlerinde, karşılaştığınız her insanın yüzünde onu görüp paylaşın..

Ve emin olun, hiç ama hiç beklemeseniz de, binlerce katıyla sevgi geri dönecek size; her yerden ve her şeyden..

20 Haziran 2016 Pazartesi

Nasıl Hem Çoğul Hem de Biriz?

Soru: Ruhlar çoğulken, birliği, gerçekte her şeyin tek oluşunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?


Cevap: İşler işte bu noktada karmaşıklaşıyor insan bilinci düzeyinden bakınca çoğumuz için.. Çoğul ruhlar değil, çeşitli bilinç düzeyleri var. 

Bunu şöyle düşünebilirsiniz. Çocukluğunuzda ilk kendinizi bildiğiniz andan itibaren, hatırlayın o hep aynı sizdiniz. Kendinizi hiç, ben daha çocuğum, çocuk aklımla böyle düşünüyorum, bakıyorum, davranıyorum vs diye görmediniz. O benlik bilinci hep vardı ve sanki hep aynıydı. 

Ama yaşamınız ilerledikçe bilinç düzeyleriniz değişti, gelişti, hep sonradan baktığınızda görebildiniz bu değişim düzeyini. 10 yıl önceki sizle şu an ki siz aynı değilsiniz ama aynısınız, o yine sizsiniz. O zaman siz çoğul musunuz? Hayır, hepsi sizsiniz. Sadece bilinç düzeyleriniz farklıydı. 

Dolayısıyla biz tek bilincin, çeşitli düzeylerdeki bakış açılarıyız ama aynı zamanda o bilincin tamamıyız da.. Hem şarkının kendisiyiz, hem de notalarıyız. Notalar düzeyinden sadece tek bir ses, şarkı düzeyinden müziğin tamamıyız, hatta o şarkıyı söyleyeniz de aynı zamanda.. Bilincimizi hangi düzeye getirirsek, tam da oyuz işte..